Teveccüh-ü nas istenilmez; belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer. Şan-ı şeref arzusu ile teveccüh-ü nas ise; ücret ve mükafat değil, belki ihlassızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır.
Evet, amel-i salihin hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nas ve şan-ü şeref kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azab-ı kabir gibi nahoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nası arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lazımdır. Şöhretperestlerin ve şan-ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.
Sahabelerin sena-i Kur'aniyeye mazhar olan isar hasletini kendine rehber etmek. Yani : Hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyeyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahi bilerek nasdan minnet almayarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır. Çünkü : Hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada birşey istenilmemeli ki ihlas kaçmasın.
Hatta meslekleri dalalet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalalette bir ihlas, o dinsizlikte dinsizdarane bir taassub ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimi bir ihlas, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet ihlas ile kim ne isterse Allah verir.
Müsbet hareket etmektir ki, yani; Kendi mesleğinin muhabbeti ile hareket etmek. Başka mesleklerin adaveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahele etmesin; onlarla meşgul omasın.
Ehl-i hidayeti, uluvv-ü himmetten su-i istimale ve dolayısı ile ihtilafa ve rekabete sevkeden, ahiret nokta-ı nazarında bir haslet-i memduha sayılan hırs-ı sevab ve vazife-i uhreviyede kanaatsızlık cihetinden ileri geliyor.
Cenab-ı Hakkın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünkü onlar vazife-i İlahiyyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazen verilir. Evet bazen bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlahiye medar olur.
Hem ihlas ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa, benden ders alıp sevap kazandırsınlar; düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir.
Madem çok sevab istersin, ihlası esas tut ve yalnız rıza-yı İlahiyi düşün.
Bazı Peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o Peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner kesret-i etba ile değildir. Belki hüner, Rıza-yı İlahiyi kazanmakladır.
Elhubb-u Fillah sırrı ile, tarık-ı Hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimali ile enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak.
Zaifler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kaviler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaiftir.
İşte ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan ihtilafa düşerler. Haksız ehl-i dalalet ise; ittifaktaki kuvveti, aczleri vasıtası ile hissettiklerinden, gayet mühim bir vesile-i makasıd olan ittifakı elde etmişler.
Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarfedeceğim deyip çekilerek, ittifakı zaifleştirmeyiniz. Çünkü bu manevi cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir.
Madem livechillahtır; o işin küçüğüne, büyüğüne, kıymeti ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlas ve Rıza-yı İlahi yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi Rıza-yı İlahidir ve mayesi ihlastır; o küçük değildir, büyüktür.
Bu musibet zamanında ihlası kaçırdığınızdan ve Rıza-yı İlahiyi münhasıran gaye-i maksad yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlubiyetine sebep verdiniz.
Kıskançlık ve hasedin sebebi : Bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mideler istemesinden müzahame, münakaşa, müsabaka sebeiyle gıbtaya sonra kıskançlığa düşerler.
Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir.
Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, taraftar çıkar, memnun olur.
İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber etseler, ihlası kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu feci sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlahiyye ile kurtulurlar.